ARZU YANSIMALARI*

Dominique Grisoni**

Bir zamanlar makineler arzulayan makineler değildi. Bununla birlikte, Platon’dan bu yana arzu, insanın eksik oluşu bakımından varlığın kanıtı olarak düşünüldü. Sonra Freud çıkageldi. Yine de asıl sorun hâlâ, arzunun ta başından beri efendinin arzusu, efendinin insanın kökenindeki işareti olup olmadığını bilmekti. Sonra da Deleuze ve Guattari geldi.

Günümüzün arzu hakkındaki söylenmelerini (ya da iddialarını) yeniden keşfedeceğiz. Çok farklı alanlardan gelen karman çorman eleştirilerin curcuna oluşturduğu sahih bir felsefi dağınıklık… Bazı nüanslar olmasına rağmen, bu eleştirilerin buluştukları nokta şöyle özetlenebilir: Deleuze-Guattari, Lyotard, Fourquet, Hocquenghem’in[i] çalışmalarıyla birlikte pozitif bir arzu teorisinin ortaya çıkışı irrasyonalizme geri dönüşün bir işaretidir. Bu tehlikeli bir geri dönüştür, zira bu eleştirilere göre yakın geçmişte yaşananlar, irrasyonalizm ile faşizm arasında zorunlu bir anlamdaşlığın olduğunu kesin bir biçimde kanıtlamıştır. Yani şunu: İrrasyonel olan üzerine kurulu tüm teoriler (arzu da tepeden tırnağa irrasyoneldir) zorunlu olarak faşist bir politik ve toplumsal gerçekliğe (felsefi jargonda gitgide popülerleşen başka bir kavramla söylersek, barbar bir gerçekliğe) götürür.

Sonuç olarak, “arzulayanlar”a yöneltilen en büyük eleştiri, arzunun eksiklik biçimindeki klasik kavranışını tersine çevirmeleri -ki bu bir ilktir (Deleuze ve Guattari, en temel olarak, arzunun hiçbir şeyden eksik olmadığını ve arzunun da hiçbir şekilde eksik olmadığını söyler)- ve Spinoza’nın pozitif, yaratıcı ve olumlayıcı bir güç olarak arzu kavramını yeniden ele almalarıdır.

I

Platon’dan bu yana felsefi düşünce, arzu mefhumuyla uzunca bir süre uğraştı. Özellikle de ihtiyaç kavramı karşısında, arzuyu daima daha incelikli, daha özerk bir fizyonomiyle tanımlamaya çalıştı. Gelin görün ki, Platon’un önvarsayımları hiçbir uğrakta (Spinoza ve daha sonra da Nietzsche dışında) ne itirazla karşılaştı ne de tartışıldı, oldukları gibi kabul edilerek çözümlenmeleriyle yetinildi. Yüzyıllar boyunca, arzuya bakınca bunların kendiliğinden açık olduğu düşünüldü. Bundan dolayı, ilk defa alışılmışın dışına çıkarak, burada genel hatlarıyla arzunun bir soybilimini sunmak istiyorum.

“Kurucu” Platon. Arzu, daha doğrusu arzu sorusu Platon’un düşüncesinin merkezine gelip sokulur. Platon insanı arar. Evren, Dünya ve Doğa’yla karşılaştırıldığında, insanın yerini dolduran şeyin, kusursuz bir düzen, yani hem neden hem etki, dolayısıyla da Köken olan, tamamlanmış, kendi içinde kapalı, bağımsız bir Bütün olmadığını keşfeder. Platon’un bu hipotezi şöyledir: İnsan kusursuz değildir çünkü onun Varlığı tamamlanmamıştır. Varlıktan eksiktir.

Bu andan itibaren insan yaşamı, Varlığın eksikliklerini doldurmaya dönük sabırlı ve sürekli bir arayış biçimini alır.

Arzu Varlıktaki bu boşluklardan doğar. Böylece arzu ihtiyaçtan doğrudan ayrılır. Platon Şölen’de Eros’un doğuşu mitini anlatırken bunu açık bir biçimde ortaya koyar. Annesinin kendisine Afrodit’in doğum gününü kutlamak için düzenlenen şenliklerde gebe kaldığı Eros iki mirası birden taşır: annesi Pénia’dan (kelime anlamıyla yoksulluk)[ii] miras kalan tatminsizlik ve ihtiyaç; babası Poros’tan (kelime anlamıyla çare) miras aldığı bir tür sorun çözücülük, beceriklilik, aynı zamanda “güzel ve iyi olana” sürekli duyulan bir istek. Eros, biri eksiklik, diğeri bollukla ayırt edilen bu iki durum arasında, yoksulluk ile zenginlik arasında durmadan gidip gelir. “Elde ettiği şey boyuna kayıp gider elinden. Sonuçta Eros hiçbir zaman yoksulluğa düşmez ya da varlık içinde yüzmez. Öte yandan bilgelik ile cehaletin arasında bulunur.”[iii]

Anlatılan bu mitin anlamı farklı şekillerde çözümlenebilir. Eros’a Arzu, hatta Sevgi adını verdiğimiz gibi Varlık adını da verebiliriz. Bu tercümelerin her biri iş görür ve hikâyenin anlamını kendine göre çözümler. Varlık adı verilirse, temel Platoncu hipotez açıkça görülür hale gelir: Varlık gravyer peynirine benzer, o da boşluklarla, eksikliklerle ve tamamlanmamışlıklarla doludur. Arzu adı verilirse, bu sefer de bir şöyle bir yarı tanıma kavuşur: Arzu, biri namevcut bir mutlağın -bireyin var olduğunu bildiği, görünüşlerin ötesine geçip tanıyabildiği bir mutlağın- peşinde hiç bitmeyen bir arayışa işaret eden, diğeri ise Varlıktaki kusurlu*** yerleri, tamlığı hedefleyen enerjinin ya da gerilimin doğduğu yerleri açığa vuran iki ayrı eğilime sahiptir. Son olarak Sevgiye gelince… bu tamamen başka bir hikâyedir. Gerisini araştırmak isteyenlere bırakıyorum.

Başlangıç olarak, ihtiyaç ile arzu arasında radikal bir fark vardır. İhtiyaç, maddi ve fiziksel bir özün eksikliğidir, öyle ki mevcut olmayan nesnesine sahip olur olmaz kendini tatmin edebilir - zira ihtiyaçta eksik olan şey her zaman bir nesnedir. Böylece ihtiyaç her zaman kendi çözülüşüne yönelir, çünkü gerçekleşebilirdir. Arzu ise ontik olan düzeyinde yer alan, tam da gerçekleşebilir olmadığından dolayı ve İnsan-Varlık’ın varlık kipinden başka bir şey olmadığından dolayı anlamı olan özsel bir eksikliktir.

Nihai olarak da, Platon arzuya belirsiz bir görünüm atfeder. Basitleştirmek için, ikili bir görünüm diyelim: İnsanda çaresi olmayan eksikliğin bir işareti olarak arzu tamamlanmamışlık kadar sahip olmamayı da gösterir; Varlık sürekli dumura uğrar, dramatik yanı da bu dumurdan kaynaklanır. Zira varlık onun sayesinde yaşar, sürekli ondan beslenir. İşte arzunun ilk kutbu olan negatif kutbu budur. İlkine doğrudan bağlı olan diğer kutup ise, pozitif şeylerin belirleyiciliğiyle, bilincin ve arayışın kutbudur. Varlıktan eksikliğinin [ya da (Varlık) olmaktaki kusurunun] bilincinde olan insan kendini tamamlama arayışındadır ve Bütünlüğünü elde etmeyi ister. Varlığını gerçekleştirmeyi, yani mutluluğu amaçlar. Bu anlamda Arzu pozitif bir kuvvettir, çünkü insanın ilerleyişini bütünüyle insani olan tek amaca yönlendirir: özlerin dünyasını yeniden bulmak ve böylece akledilebilir olana (l’intelligible) geri dönmek.

Şimdi arzuyu hiçbir muğlaklığa düşmeden anlayabiliyoruz: Platon açısından Arzu, insanın mutsuzluğunun sorumlusudur. Ama beni doğru anlamalısınız! Arzu insanı mutsuz eder, demiyorum. Hayır. Arzu sadece mutsuzluğun bir işareti ve izidir. Ruhun (veya Varlığın) iyileşmeyen bir yarasıdır.

Böylece, Platon’un amansız boyunduruğu altında, insanın dünyaya gelişiyle birlikte (unutmayla yoğrulduğu için) düşkün bir Ruhu taşımaya mahkûm olduğunu varsayan trajik bir insan görüşü sistematik bir hal alır. Mutlu olmasının tek yolu, Arzu sayesinde, onun ilerlettiği düzenle, yani aklın düzeniyle, kültür, medeniyet, şehirle (cité) vb. en iyi şekilde uyuşmaktır. Diğer bir ifadeyle, toplumsallık İnsanın zayıflaması demek değildir. Tam aksine toplumsallık insanın Varlıktan eksik oluşuna verilebilecek tek pozitif cevaptır. Aksi takdirde, düşüş hızlanır, ruh delikli bir fıçı gibi boşalır ve insan baş döndürücü bir biçimde olumsuzluğa doğru sürüklenir, Kaosa geri döner. Medeniyetten çıkılır ve sahneyi “barbarlık” alır.

II

Hepimiz duyduk. Benim sessizliğimi duyduk. Buraya kadar ne İktidar ne Devlet ne Despot ne Efendi dedim. Çağdaş sözdağarımızda, tabi kılma ve köleleştirmenin düğümlerine işaret eden hiçbir sözcüğü geçirmedim. Ama şimdi sıra buna geldi. Çünkü arzu İktidarla eklemlenir.

Platon’un postülasını şöyle ifade edebiliriz: İnsan Varlığı eksiktir, Bütünlüğünden eksik kalmıştır. Bunu aklımızdan hiç çıkarmayalım. Bu postüla bütün Batı düşüncesinin içine sızmış ve onun rasyonalite modellerinin kılavuzu olmuştur. Köleliğimizin zincirlerinin sıkıca bağlı olduğu bereketli bir toprak. Ama herkesin bildiği gibi, postüla ispat değildir. Üzerine keyfi olarak inşa edilebilen bir hipotezden ibarettir. Hipotez, ancak daha sonra, postülanın sonraki gelişimindeki ampirik unsurlar, postülanın kurduğu rasyonellik sistemiyle çelişmezse geçerli olur. Gelgelelim, Platon zekâsının bir altın vuruşuyla kendi postülasına bir ispat uydurur: arzu ispatı. (Varlık) olmaktaki kusur ispatı, esasen, insanda arzunun olduğu anlamına gelir. Şu formüle geri dönüyorum: Arzunun var olması Varlığın eksikliklerinin kanıtıdır.[iv]

İşte benzersiz bir el çabukluğu. Önermeyi kabul edersem, önermenin kendisini zorunlu olarak geçerli kılan ispatın da içini boşalttığını kabul edersem, gerisi kendiliğinden açık hale gelecektir. Gerisi şudur: İktidar, yani insanın Varlığını yeniden fethetmek için basamakları birer birer sabırla tırmanması gerektiği ve dolayısıyla, kendisini bu amaca ulaştıracak olan yasalara boyun eğdiği gerçeği. Platon, arzunun eksikliği işaret ettiğini kabul ederek, sonuçta, arzunun Varlığın doluluğuna doğru genişlemesinin güvencesi olması açısından İktidarın kaçınılmazlığını meşrulaştırmaktan başka bir şey yapmaz. İktidardan yoksun olduğunda -burada iktidarın diğer adının kültür ve medeniyet olduğu gözden kaçırılmamalıdır- arzu kör kalacak, yani Varlığın kendisine biçtiği hedefi anlamaktan, kökendeki bütünlüğü yeniden tesis etmekten aciz kalacaktır.

Platon bahsini burada bitirmek istiyorum. Ama ondan önce, son bir şeyi açıklığa kavuşturmam gerekiyor. Arzuyu yöneltmek için kaçınılmaz olan bu iktidar, ne var ki bu kadar kaçınılmaz bir biçimde iyi değildir. Platon Yasa’nın olumsallığını devre dışı bıraktığı anda ortaya çıkan soruyu es geçmez. Nitekim İktidar zorunlu olarak varsa bile, tirana boyun eğenler ve tiranın Hybris’inin (kibrinin) etkilerini etlerinde hissedenler, bu zorunluluğun iyi bir İktidarın zorunluluğunu ima etmediğini bilirler – işte Platon’u sorguya çeken de onların bu bilgisi olacaktır.

Platon buna bir yanıt olarak, kötü bir İktidarın olabileceğini söyler. Yine de bu, İktidarın iyiye ve kötüye kayıtsız bir öze sahip, safi bir araç olduğu anlamına katiyen gelmez. Özü itibariyle İktidar İyi ile uyumludur. Sadece şu var ki, nasıl arzu kendi kendine bırakıldığında Varlığı bütünlüğüne illa taşımıyorsa, kötü yönetilen bir İktidar da düzenleme (ya da idare) işlevini yerine getiremez ve kötülüğe batar. Platon Protagoras’ta İktidar’ın Kötü’ye doğru evrilmesi hipotezini ortaya atar; Devlet’te ise İktidarı özüyle (ki bu öz elbette İyi’dir) çakıştırabilecek koşulları tanımlamaya çalışır. İyi bir (filozof) kral, insanlara Varlıklarıyla (Kökenle, yani burada akledilebilir olanla) buluşmaları (Arzu) için rehberlik etmek (yasa) adına iyi bir iktidarı (uyum) kullanır. Platon her şeyi bu buyrukların içine almıştır ve Batı da Platon’dan beri bunlara harfi harfine riayet etmiştir.

Varlıktan eksiklik şeklindeki ilk postüla, geri kazanılan Varlık (ya da “dolu” Varlık) şeklindeki nihai
postülaya götürmesi gereken ara postülalar doğurur:

Arzu döngüsü böyle kurulduktan sonra bir daha değişmez. Platon’un mirasını devralan Batı da bu döngüyü biteviye tekrar etmekle yetinir. Bazı yazmanlar ya ara aşamaları çoğaltır ya da sınırları keskinleştirir. Bazıları terimleri uyarlamayı dener, bazıları da kendilerini aynı şeyleri başka bir biçimde ifade etmeye, aydınlatıcı yorumlarda bulunmaya kaptırır. Ama sonuçta bu aşamaların birbirine zincirlenişinde hiçbir değişiklik olmadığı gibi bu döngünün içerdiği postülaların anlamı da sorgulanmaz. Soru yoksa şüphe de yoktur. Platon’un dedikleri Hakikat gücüne sahiptir. Egemen Platonculuğun ve namının tersine çevrilmesi ise ilk kez ve sadece Spinoza ve Nietszche’yle birlikte gerçekleşir (bu konuya geri geleceğim). Rousseau ise,[v] şimdiye kadar hep ileri sürüldüğünün aksine, Platoncu şemanın dışına çıkmaya kalkmış değildir: Onun doğaya olan sevgisinde Arzu yine eksiklik alanında kalır ve bundan doğan toplum olgusunda, uyum gösterilmesi gereken zorunlu bir kötülük görür.

Böylece Platon’u en iyi bilen Freud’a geldik (Freud, Stuart Mill'in Grote’nin Platon’u hakkındaki ünlü incelemesini tercüme etmiştir. Ayrıca eserlerinde ve yazışmalarında Platon'a bir dizi açık ya da örtük göndermelerde bulunur.)

III

Freud’un durumu ilginçtir. Kendini filozof olarak görmemesine, spekülasyona meyli olmamasına ve felsefi konuları tartışmakta yetersiz olduğunu kabul etmesine rağmen,[vi] Freud Platon’un arzuyla ilgili tezlerinin birçoğunu yeniden ele alıp psikanalizin çerçevesi içine oturtur. Freud ayrıca yaşamının sonuna doğru psikanalizin kavramsal araç gereçlerini daha genel olan beşerî fenomenlerin (örneğin medeniyet) incelenmesine “uygulamaya” başladığında, Platon’un çoktan ortaya koymuş olduklarıyla neredeyse aynı sonuçlara yeniden ulaşır.

Freud’a göre, neydi Arzu sorunu?[vii] Kavramın karmaşık olduğu ve tamamen şeffaf bir tanıma sahip olmadığını unutmadan (“İnsan kavramı, tanımlanabilecek başka çok temel mefhumlar içerir; Freudcu öğretide arzu da hiç tartışmasız bu mefhumlardan biridir.”[viii]), en az üç noktadan bahsedebiliriz.

Bilinçdışı ve eksiklik, Freud’un Platoncu şemada gerçekleştirdiği ilk kaymadır. Freud’a göre, mesele kendinden eksik olan Varlık değil, hazlardan eksik olan bilinçdışıdır. Bilinçdışı, dürtülerin tam olarak tatmin edildiği (çocukluktaki) ilkel durumların yeniden üretilememesiyle (ya da bunlara tekrar kavuşulamamasıyla) oluşur.

Arzu ve gösterge, Freud’un ikinci kaydırmasıdır. Baskı yüzünden arzusunu gerçekleştiremeyen bilinçdışı, tatmin olmanın fantazmatik temsiline sığınır. Bir bakıma bilinçdışı arzuya, bu tatminin göstergelerine dönüşmüş olan algıların sanrılı yeniden üretiminde kendini gerçekleştirme (Erfüllung) imkânı sunar. Platon’da arzu, eksikliğini tamamlayacak nesnesini ıskalarken (zira akledilebilirin alanında olmasından dolayı bu nesne gözden ıraktır), Freud’da telafi edici durumlar (yüceltme) sayesinde arzunun “askıya alınmasının” ya da yönünün değiştirilmesinin mümkün olduğu fikri vardır. Bu bakış açısına göre arzu, göstergeleri düzenleme gücü ve fantazmların üreticisi olarak, artık Varlığı gerçekleştirme arzusu değil (var) olmak arzusudur.

Gizli arzu, üçüncü kaymadır. Şu asla göz ardı edilemez: Bilinçdışının ahlakı yoktur. Bir gölge tiyatrosu olan bilinçdışı, arzunun içine aktığı temsillere barınak olur ve onları sahneye çıkarır. Arzuya hoş bir gerçeğin baş döndürücülüğünü sunamadığı için, onu müsamahakâr bir gerçekdışıyla tatmin eder. Freud, deneme yanılmaları ve araştırmaları sırasında bilinçdışının ahlakdışılığına birçok kere çarpar. Şurası açık ki, bilinçdışını gerçekte yasak ilan edilen (çünkü ahlakileştirilen) durumların taklit edildiği teatral bir “psişik alan” olarak tanımlayan Freud, “Bilinçdışından gelen her şey neden sistematik olarak bastırılmaz ya da fantazmlaştırılmaz?” sorusuna (bilinçdışının varlığı sorusunun başka bir biçimi) akla yatkın bir cevap sunarak, baskı kadar fantazmların da tuzaklarını ortadan kaldırır. Daha doğrusu, Freud toplumsal olguyu zorunlu bir ahlaki (baskıcı) moment olarak meşrulaştırır. Kısacası, Freud şüphe arzusuna darbe indirir. Peki bu nasıl olur? Aptalca ama arzuyu kendi içinde yararak. Ona göre, bir yanda, iyi arzu vardır: yaşam, üreme, sürdürme arzusu vb. Diğer yanda ise kötü arzu vardır: ölüm, yıkım arzusu vb. Haliyle ilki, gerçek olur, toplumsal alana yatırım yapar ve yaşamı devam ettirir. İkincisi ise, gizli olur, bilinçdışında pusuya yatar ve kendini teskin etmenin fantazmatik göstergelerini sabırla örmeye başlar.

Elbette, bu birkaç satırda, Freud’un arzu kavramının ancak bir karikatürünü oluşturabilirim. Yine de onun Platoncu şemayı etraflıca yeniden ele aldığını, ama sonuçta bu şemanın terimlerini yeniden etkinleştirirken işlediği yeri değiştirmekle yetindiğini göstermek için bu kadarı da yeterlidir.

Freudcu döngüyü oluşturan öğeleri düzenleyip eksiklikleri tamamlayarak yeniden ele alalım. Bilinçdışı vardır. Başlangıçta, yani çocukluğun erken döneminde, bilinçdışı ya boştur ya da yoktur. Niçin? Çünkü yeni doğanın arzusu “gerçek”te hiçbir engele takılmadan tatmin olur, çünkü “gerçek”ten eksik değildir.

İlk bastırmalarla birlikte iş zorlaşmaya başlar. Gerçek, arzunun çağrısından kaçar ve daha iyi bir seçenek olmadığından, sembolik olarak teskin edileceği zamanı ona tanıyan dostane bir yerin içine kıvrılır (bilinçdışının oluşumu). Arzunun yarılması, zorla ahlakileştirilmesi ve “iyi” ve “kötü” olarak ayrılması burada başlar. Tayin edici ilkel sahnenin oynandığı, psişik aygıtın üç aşamasının düzenlendiği ve yerleştirildiği an bu andır.

Şimdi bizi asıl ilgilendiren kısma gelelim: Arzu tamamlanmaya yönelen bir eksiklik değildir, kendi tatminine yönelen bir arzudur (QED: Arzu kendisinin nedenidir, tercümesidir, sadece kendisini gösterir). Birey ve arzu açısından eksiklik yoktur; aksine tamdır, eksiklik reddeden gerçeğin tarafında bulunur.

Freud bunu gördü. Büyük ihtimalle. Ama hiç görmemiş gibi yaptı. Çünkü bilinçdışında eksikliğe ihtiyacı vardı, bu eksiklik birinci değil, ikinci eksiklik, doğrudan gerçekteki bir boşluktan kaynaklanan kökensel eksiklik (örneğin yasaklayan yasa) olsa bile. Bu yüzden Freud eksikliği arzudan ayırmamak uğruna bir kurnazlık yapıp, gerçekten de eksik kalacak eksikliği tekrar gündeme getirir.

Her şeye rağmen, Freud’un yarılmış arzu problemini yine de çözmesi gerekir. Onun tuzağa düştüğünü düşünüyorlar. Asla. Freud’un dediği gibi, “iyi” ve “kötü” arzu varsa “iyi” ve “kötü” eksiklik var demektir. Başka bir ifadeyle, “iyi” olan her şey yaşama uygundur, toplumsallaşmış Eros’a karşılık gelir ve ahlakileştirmenin etkilerini destekler; kötü olan her şeyse Varlığı çözen bir çağrıya, dağıtıcı bir nihilizme ve ölüme karşılık gelir. Dolayısıyla “kötü” eksiklik, toplumsalın gerçekte açtığı bir delik, iktidarın gerçekleştirdiği dışlamalardır, medeniyetin taşıdığı değerlerin olumsuzudur.

Böylece yolun sonuna geldik. Freud’un yaptığı montajı çözülebilir bir hale getirdik. Eksiklik vardır, arzu vardır, bilinçdışı vardır, dolayısıyla da yaşamı devam ettirmek için iktidara ve medeniyete, ölümü sembolik olarak beslemek için de fantazma ihtiyaç vardır. İnsan da tüm bunların içinde kendine yararlı olanı arayıp bulmak zorundadır.

Bunların yanında, düzenleyici aşamalar da devreye sokulmalı, iktidar sansür uygulamalı, medeniyet yönlendirme yapmalıdır. Bu rejim altında, arzu tam da asla tatmin olmadığından toplumsal gerçeğin işleyişini sürdüren etkin bir kuvvet, olumlu bir güç haline gelir. İşte Platon’a böylece riayet edilmiş olur.

IV

Genel olarak, gördüğümüz gibi, arzunun çift değerli olduğu, hem pozitif hem negatif (ilerici ve gerici) kuvvetler taşıdığı, hakiki nedenini oluşturan kökensel bir eksikliğe nazaran ikincil olduğu düşünülüyor. Gelgelelim bu belirlemeler birere postüla olarak kalır ve postüladan başka bir şey de değildir.

Bu postülalar konusunda farklı iddialarda bulunulabilir. Bunların doğruluğu kendilerinin temellendirdiği ve olumladığı bir rasyonaliteden başka bir şey değildir. Spinoza başka bir postülalar dizisi oluşturmaya, arzunun Platoncu yapısını onu ters çevirerek dönüştürmeye çalışır. Platon’un tersi yönde düşünelim, der Spinoza. Arzunun birincil olduğunu ve bir eksikliğe verilen bir yanıt olmadığını öne sürelim. Hatta çift değerli olmadığını, negatiflik veya pozitiflik taşımadığını, sadece pozitif olduğunu varsayalım. Son olarak, ürün değil üretici olduğunu, arzulanan şeyin arzulandığı için namevcut olmadığını, aksine arzulandığı için gerçek olduğunu öne sürelim. Kısacası arzunun doğrudan ve sadece bir varoluş olgusu olduğunu, insanın özü olduğunu ve sonuç olarak, onun seçici olmayan gerçekleşmesinin (özgürce genişlemesi de diyebiliriz) insanın tam gerçekleşmesinin koşulu olduğunu iddia edelim. Spinoza’nın deyişiyle “açık ve seçik fikirlere sahip olduğu gibi bulanık fikirlere de sahip olan Zihin tanımsız bir süre boyunca varlığında sürüp gitmeye çabalar ve bu çabasının bilincindedir… Bu çaba… hem Zihin hem Bedenle ilişkili olduğunda Appetit (iştah) adını alır. İştah insanın özünden başka bir şey değildir ve doğası gereği, insanın varlığında sürüp gitmesine yarayan ne varsa onun peşinden gider… Ayrıca iştah ile arzu arasında fark yoktur… Bir şeye, onun için çabaladığımız, onu istediğimiz, ona iştah duyduğumuz, onu arzuladığımız için iyi deriz.”

Nietzsche’nin yeniden ele alacağı ve Deleuze ve Guattari’nin ise, Freud’un Platon’a yaptığını Spinoza’ya yaparak –yani kaydırmalarla ve incelikler katarak- yeniden işler kıldığı belirleyici bir iddia söz konusudur burada. Anti-Ödipus’ta bu son derece açıktır. Anti-Ödipus, Spinozacılığın iyi çalışılmış ve enikonu düşünülmüş bir incelemesidir.

Son olarak, Platonculuğu ve onun modern versiyonu olan Freudculuğu hedef alan şu ünlü eleştirileri değerlendirelim. Metnin başında bir ilkeyi hatırlatmıştım: İrrasyonalizm zorunlu olarak faşizme varır.

Soru: Arzuya dair birleştirici ve pozitif anlayışlar neden irrasyoneldir ve neden barbarlığı doğurur? Arzunun eksiklik içine konumlandırılmasının, doğrudan, bir Arzu statiğine, arzunun evcilleştirilmesine vardığı açıktır. Arzu yolunu şaşırmış değildir. Arzu, hipotetik bir eksik nesnenin peşinde, gerçeğin yüzeyinde oradan oraya geziniyor da değildir. Tam tersine, arzunun hedefinin yeri bellidir, sabittir ve işaretlenmiştir. Dağılma riski yoktur. Arzuyu etkin bir kuvvet olarak, Varlığın pozitif bir gücü olarak ortaya koymak, öngörü problemi kadar bir kontrol problemini de gündeme getirir: yani hareketliliğin, göçebeliğin ve rastlantısal dolaşımın kontrolü (bunun nereye gideceğini bilmiyorum, işte varlığın “sapma”sını mahkûm eden ve ona karşı gelen her şeyi dışlayan formül budur: Gideceğimi biliyorum). Dolayısıyla, eleştirilerin arkasına sığındığı irrasyonel, aslında toplumsalın işareti tarafından kaydedilmekten kaçandır. İrrasyonel, gerçeğin programlı coğrafyasının yerine, yer değiştirmenin imkânlarını sonuna kadar özgürleştiren, haritasız ve bakir bir coğrafyayı geçirir. Arzunun ne Varlık bakımından eksikliğe ne gerçek bakımından eksikliğe verilen bir yanıt olduğunu, aksine arzunun bolluk içinde, zengin bir gerçeklik ürettiğini ve Varlığın varlığında sürüp gitmesi anlamında (ya da anlamsızlığında) yayıldığını söyler.

Aslında, üretici Arzuyu eleştirenler söylemlerini bedava olduğu için son derece oynak olan bir noktaya dayandırırlar. Yani şu: 1) Varlığın varlığında sürüp gitmesinin koşulu, toplumsalın varlığıdır. 2) Varlığı sürdürmek için, toplumsalın da kendi Varlığında sürüp gitmesi gerekir. Diğer bir deyişle: 1) Toplum ve İktidar vb. vardır çünkü insan vardır ve 2) İnsan sadece, Toplum ve İktidar var olduğu için mümkündür.

Rasyonel olan bu, öyle mi? Ne olursa olsun, toplumsalın, patlamaları halinde en azından kendisinin Varlığı nasıl olumsuzladığını kanıtlayacak olan atom bombaları da ürettiği iddialarından daha rasyonel olmadığı açık.

Şimdi faşizme geliyorum. İrrasyonele ilişkin öncüllerini kabul ettiğimizde, mantık budur. İrrasyoneli çoğulluk fikrinden dışlayarak bir blok haline getirdiğimizde de mantık yine budur. Faşizmde etkin bir şekilde iş başında olan bir şey vardır. Ama neden bunun Arzu olduğu söyleniyor? Arzunun yokumsanmasını (scotomisation) reddediyorsak, arzunun tek tatminini ölümde bulacağını, Arzu ile ölüm Arzusu arasında bir özdeşlik olduğunu ve en büyük zevkin yıkımdan geldiğini neden kabul edelim? Barbarlık-faşizm ejderhasının yeni düşmanlarına göre, Arzunun kaderi Öteki’yi olumsuzlamaktır ve bu aynı düşmanlar, son derece zengin dersler içeren şu küçücük gerçeği reddederler: Arzu özü gereği Öteki’yi göz ardı eder, dolayısıyla onu olumsuzlamak için hiçbir nedeni yoktur. Bir şeyi olumsuzlamak en azından o şeyi düşünmeyi gerektirir. Oysa arzu Öteki’yi düşünemez. O farkı düşünür ve bu da aynı şey değildir.

Peki arzu faşist midir, faşizan mıdır? Hayır. Arzu (rasyonel olarak sunulan) toplumsalın kodlarını toplumsal olmaktan çıkarır, istikrarsızlaştırır, göçebeleştirir ve çözer. Ne azını ne çoğunu, sadece bunu yapar. Oysa Platon ve bir bakıma Freud, tersine, doğallığı çözen toplumsal makineleri güçlendirirler, Dünyanın bolluğunun yerini toplumsalın kıtlığının, eksikliğinin alması gerektiği fikrini meşrulaştırırlar (ve toplumsalın, “doğal” hareketinde hep Dünya’nın tüketilerek azaltılmasına, neredeyse ortadan kaldırılmasına yöneldiği inkâr edilemez). Başka birçokları arasında, Freud ve Platon, sonu şaşırtıcı bir biçimde faşizme varabilecek sessiz, ilerlemeci ve sinsi bir barbarlığa yataklık yaparlar. Hele bir de, ikisinin de nasıl bir Hakikat havarisi olduğunu ve bu sıfatı taşıyan söylemlerin tarihte hep en iyi kadavra tedarikçileri olduğunu çok eskiden beri bildiğimizi düşününce.

çev. Ece Durmuş

ed. Sinem Özer


* Orijinal metinde yazar “onomatopée” kelimesini kullanmıştır. Bir varlık, hayvan veya nesnenin çıkardığı sesler taklit edilerek türetilen kelimelere “onomatopée” denir. Türkçede ise, bu şekilde üretilmiş kelimelere yansıma kelimeler diyoruz. Örneğin, “Köpek hav dedi.” cümlesindeki “hav” bir yansımadır (ç.n.).

** Grisoni D., “Les onomatopées du désir”, Les dieux dans la cuisine (Paris: Aubier, 1976) içinde [“Onomatopoeia of Desire”, çev. Paul Foss, Theoretical Strategies, yay. haz. Peeter Botsman, (Sydney: Local Consumption Publications, 1982)].

[i] Özet kaynakça: Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Anti-Ödipus, (Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2012). François Fourquet, L’idéal historique, Recherches (yeniden basım 10/18). Guy Hocquenghem, Homoseksüel Arzu, (İstanbul: Altıkırkbeş Basın Yayın, 2015) ve L’après Mai des faunes, (Paris: Grasset, 1974). Jean-François Lyotard, Dérives à partir de Marx et Freud, Recherches (yeniden basım 10/18).

[ii] Platon, Şölen, çev. Eyüp Çoraklı (İstanbul: Alfa Yayınları, 2014), 203a-204a. “Aphrodite doğduğu sıralarda Metis’in oğlu Poros ve diğer bütün tanrılar bir ziyafet veriyorlarmış. Yemeklerini yedikten sonra Penia dilenmeye gelmiş şölen olduğu için ve durup dikilmiş kapıda. Poros nektarla sarhoş olup, henüz şarap yokmuş çünkü, Zeus’un bahçesine girmiş ve ağırlaşıp sızmış orada. Penia ise, kendi çaresizliğinden, Poros’tan bir çocuk peydahlamayı kurmuş kafasında, yatmış uzanmış yanında ve Eros’a gebe kalmış.”

[iii] Platon, a.g.e.

***Metinde, biri manque à être/Etre, diğeri manque de l’être şeklinde iki farklı ifade kullanılmaktadır. Çeviride, manque à, bir hatayı, bir kusuru ifade ettiği için, “kusur” kelimesiyle; manque de ise eksiklik belirtmesi nedeniyle “eksik olma” ve “eksiklik” olarak karşılanmıştır.

[iv] Platoncu postülanın içerdiği Arzu/Varlık çiftinin analizine bağlı kalmak istemesek bile, bunun aslında saf ve basit bir totolojiye vardığını görebiliriz: Varlık eksiktir, çünkü eksiktir. Platon buradan ikinci bir cümleye zıplar: Varlık arzular, çünkü eksiktir.

[v] B.- H. Lévy’nin Rousseau üzerine tezlerinin, nasıl da zengin olanaklar barındırdığını belirtmeden geçmeyeyim. Rousseau doğa insanı, mutlu bir yabanileşme yanlısı değildir. Aksine, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı’nı yeniden okumak gerekir, toplumun bir kötülük olduğunu kabul ediyorsa da, onu reddetmez, sadece yoluna koyulmasını önerir.

[vi] Freud’un felsefeyle ilişkisi hakkında yararlı bir çalışma için bkz.: P.L. Assoun, Freud, la philosophie et le philosophes (Paris: PUF, 1976).

[vii] Freud’un arzu kavramını şu metinlere referansla ele alıyorum: Trois essais sur la théorie de la sexualité; Métapsychologie: On bat un enfant; Essais de psychanalyse; L’avenir d’une illusion; Malaise dans la civilisation.

[viii] J. Laplanche ve J.-B. Pontalis, Vocabulaire de la psychanalyse, (Paris: PUF, 1967).

 

Site İçi Arama